BİR İŞLETMENİN ANATOMİSİ

Arkadaşım anlatıyor...

İnsan bazen yeni bir yerde işe başlarken içinde küçücük de olsa bir umut taşır.

“Belki bu kez farklıdır.” dersin.

“Belki bu kez emek karşılığını bulur.”

“Belki de bu kez şans benim karşıma çıkmıştır.”

Sonra masana oturur, çekmeceni düzenlersin. Bilgisayarını açar, eksikleri görürsün.

“Şurayı düzeltelim, bunu biraz daha sistemli hâle getirelim, insanlar biraz daha rahat etsin.” diye düşünmeye başlarsın.

İşte tam o noktada işin anatomisi kendini göstermeye başlar.

Bazı yerlerde düzen, işlerin iyi işlemesi üzerine değil; kaosun devam etmesi üzerine kuruludur. Çünkü kaostan beslenen insanlar vardır. Düzen kurulduğu anda bazı insanların varlık sebebi ortadan kalkacaktır. Önemli olan onların varlığının sürekliliği, senin ise yok oluşundur.

Lider vasıfsız, otorite ise çoğu zaman gücünü insanı var etmekten değil, onu kontrol etmekten alır.

Bu otorite önce inisiyatifini elinden alır.

Sonra özgüvenini…

Sonra sesini…

En sonunda da nefesini…

Her gün biraz daha vites yükselir. Sürekli denetlenir, sürekli sorgulanır, sürekli hata yapman beklentisiyle yaşarsın. Bir süre sonra kendini gözüne far tutulmuş tavşan gibi hissedersin. Hareket etmeye korkarsın.

Çünkü hata yapmaktan değil, hatanın sana karşı kullanılacağından korkarsın.

İşine değer veren, üretmeye çalışan insanın elinden önce cesareti alınır. Sonra üretme isteği…

Güven bitmiştir artık.

Her yaptığın işi defalarca kontrol edersin.

Bir e-posta atmadan önce bile üç kez okursun.

Bir karar vermeden önce, “Acaba yine ne kusur yaratılacak ya da hangi kusurum duvarlara asılacak?” diye düşünürsün.

Artık çalışamıyorsundur.

Hayatta kalmaya çalışıyorsundur.

Oysa güven; arkana dönüp bakmadan yürüyebilmektir.

Korkmadan fikir söyleyebilmektir.

Politika yapmak zorunda kalmadan gerçekleri ifade edebilmektir.

Hata yaptığında cezalandırılacağını değil, destek göreceğini bilmektir.

Sen ise sürekli arkana bakarak yürümeye başlarsın.

Böyle bir ortamda kültür oluşmaz. Çünkü kültür; insanların birbirine güvenmesi, bilgi paylaşması, hata yapmaktan korkmaması ve ortak akıl üretebilmesiyle oluşur.

Sürekli baskıyla “şunlara bir çeki düzen verelim. kendine gelsinler.” denilerek yönetilen yerlerde kültür gelişmez. Gelişse bile zamanla törpülenir, yerini sessizlik alır. Sessizliğin olduğu yerde ise yenilik doğmaz.

Bir süre sonra bütün ideallerin yerini tek bir düşünce alır:

“Bugünü de sorunsuz atlatsam yeter.”

Eğer yumuşak huyluysan, hayır demekte zorlanıyor ve kendini koruyamıyorsan geçmiş olsun. Çünkü bu özellikler liderlerin yanında erdemdir; yöneticilerin elinde ise sömürülecek bir fırsattır.

Seni koruyacak gerçek bir lidere denk gelme ihtimalin ise oldukça düşüktür. Çoğu yönetici liderlik etmek yerine yönetmeyi seçer.

Lider insanı var eder.

Yönetici ise insanı tüketir.

Başının üzerinde sürekli sallanan görünmez bir Demokles’in Kılıcı vardır. Her an ensende boza pişiriliyordur.

Bu ortamda yardımseverlik, fedakârlık ve sorumluluk sahibi olmak; takdir edilen özellikler olmaktan çıkar, kullanılabilir olmanın başka bir adı hâline gelir.

Bir bakarsın herkes en angarya işleri sana bırakmaya başlamış.

“Ne var bunda?”

“Biz de yaptık, yapıyoruz.”

“Bunlar zaten sıradan işler.”

“Yapmasaydın.”

diyerek verdiğin emeği de sıradanlaştırırlar.

“Mış gibi” yardım ederler. Ama yaptıkları yardımın eksiklerini düzeltmek için saatlerini harcarsın. Bir işi bir defada düzgün yapmak yerine defalarca düzeltmek zorunda kalırsın.

Sonunda ise o işi yapan sen değilmişsin gibi anlatılır. Emeğin görünmez olur.

İyi bir sonuç varsa sahibi başkasıdır. Sonuç kötü ise sahibi sen olabilirsin.

Arada bir iltifat da ederler:

“Seni seviyoruz.”

“Sana güveniyoruz.”

“Sen bizim için değerlisin.”

Birkaç çay…

Birkaç yemek…

Birkaç samimi sohbet…

Sonra sömürü kaldığı yerden devam eder.

Çünkü o iltifatlar çoğu zaman teşekkür değildir. Sadece motivasyon takviyesidir.

İlk başta değer gördüğünü sanırsın. Sonra fark edersin ki övülen şey emeğin değil, sırtına yük bindirilebilme kapasitenmiş.

Yaptığın güzel fikirler önce görmezden gelinir:

“Güzel olmuş.”

“Bir ara bakalım.”

“Sonra değerlendiririz.”

Sen yine de uğraşırsın. Hazırlarsın. Üretirsin. Çözersin.

Sonra bir toplantıda aynı fikir, başka birinin ağzından çıkıverir; sanki kendi eserleriymiş gibi.

İşte o gün anlarsın: Bazı yerlerde fikir, emek ve çaba önemli değildir; önemli olan kendine mâl etme ve iyi bir pazarlamadır.

Sonra övgüler gelir…

Sonra bir gün bir sınav açılır. Bir görevde yükselme ilan edilir.

Sen de inanırsın. Çalışırsın. Fedakârlık yaparsın. Kendinden kısmaya başlarsın.

Belki daha iyi görünmek için yeni kıyafetler alırsın. Planlar kurarsın.

“Kazanırsam belki daha faydalı olurum.”

“Belki artık bir şeyleri değiştirebilirim.” dersin.

Fakat perde arkasında çoktan başka hesaplar yapılmaktadır:

Birilerine verilen sözler…

Eski dostluklar…

Borçlar…

Diyetler…

Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar…

Sen ise yarışın gerçekten adil olduğuna inanmışsındır.

Hatta öyle ihmaller görürsün ki, daha mülakat masasını bile usulüne uygun kuramamışlardır. Ve bunu defalarca yapmışlardır. Usulsüz değişiklikler yapılmış, insanlar yanıltılmıştır. Belki de neyi uyguladıklarını bile bilmiyorlardır, açıp bir kere bile okumamışlardır.

Adaletin sembolü olması gereken süreç, daha en başında güven vermemektedir.

İşte en acı tarafı da budur. Çünkü senden yalnızca zamanın çalınmaz.

Paran da gider.

Emeğin de gider.

Ama en önemlisi umudun çalarlar ve kaderini değiştirirler.

İnsan parasını yeniden kazanabilir. Kaybettiği zamanı belki telafi edebilir. Ama umudu kırıldığında onu yeniden yeşertmek kolay değildir.

Sonra bir gün aynı insanlar çıkar, sana hak, hukuk ve liyakat anlatırlar. En güzel cümleleri kurarlar. En büyük adaleti savunduklarını söylerler.

Ve sen onları dinlerken sadece gülümsersin. Çünkü artık kelimelerle yaşananların aynı şey olmadığını öğrenmişsindir.

Elbette bütün işyerleri ya da bütün çalışanlar böyle değildir. Hâlâ işini vicdanıyla yapan, hakkı gözeten, liyakati savunan çok değerli insanlar vardır. Sistemi ayakta tutan da zaten onlardır.

Fakat asıl sorun art niyetli cahil insanların sayısı değildir. Asıl sorun, sistemi ayakta tutmaya çalışan insanların enerjisinin, heyecanının ve umutlarının sistematik biçimde tüketilmesidir.

Belki de işyerlerinin en görünmeyen anatomisi budur.

İnsan zamanla işten yorulmaz. Evraklardan yorulmaz. Yoğunluktan da yorulmaz.

İnsan; adaletsizlikten yorulur. Görmezden gelinmekten yorulur. İşi uygularken şöyle yapalım denildiğinde dinlenilmemekten yorulur. Kendisini sürekli ispat etmeye çalışmaktan yorulur.

Ve en çok da… boşa çıkan umutlardan yorulur.