Bazı evler vardır; sadece duvarlardan, çatılardan ibaret değildir. İçinde yaşanan zamanla, dokunulan eşyalarla, kokularla ve seslerle insanın içine yerleşir. Benim için bu ev, doğduğum ve bebeklikten çocukluğa adım attığım ilk sekiz yılımı geçirdiğim kerpiç bir köy eviydi.
Duvarları kerpiçten yapılmış, ısınması kuzine soba ile sağlanan bu ev, aynı avluya bakan bitişik iki evden oluşuyordu. Önünde, bugünün ölçülerine göre oldukça geniş sayılabilecek bir avlu vardı. Avlunun içinde küçük bir bahçe ve koca bir incir ağacı bulunurdu. Zamanla bahçe yıkıldı, incir ağacı kesildi ve yerine köyde “saya” dediğimiz bir alan yapıldı.
Bu saya, ev hayatının kalbiydi. İçinde yemek pişirdiğimiz bir ocak, kuru bakliyatları sakladığımız bir dolap, tuvalet, banyo ve tabure üzerine oturarak elimizi yüzümüzü yıkadığımız bir çeşme vardı. Küçük bahçe yok olsa bile, evlerin kenarlarında uzanan başka bahçelerimiz hâlâ yaşamaya devam ediyordu. Çeşit çeşit çiçekler, bir limon ağacı, verimsiz ama inatçı bir fındık ağacı… Bahçenin ayrı bir köşesinde ise karanfiller olurdu; onlarla babaannem ilgilenirdi.
Avlunun içinde yerden yükselen bir çeşme bulunurdu. Hemen yanında tahtadan yapılmış bir tabaklık ve tencerelik vardı. İçlerinde dışı kararmış tencereler dururdu; yemekler bu tencerelerde, odun ateşinde pişerdi. Çeşmenin hemen üstünde terasa çıkan bir merdiven yer alırdı. Terasa çıkıp köyü ve efsanelere konu olmuş o dağı seyretmek, çocukluğumun en sevdiğim anlarından biriydi.
Evin sokaktan avluya açılan kapısı tahtadandı. Arkasında anahtar yerine kullanılan bir tırkası vardı. Geceleri kapıyı yalnızca tırka ile kapatırdık; evden uzun süreli ayrılacağımız zamanlarda ise eski tip bir asma kilit takılırdı. O kapı, bugünün güvenlik anlayışından çok uzaktı ama içimiz rahattı.
Bitişik iki evden birini neredeyse hiç kullanmazdık. Daha düzenli ve düzgün olan bu evde doğmuştum ama orada yaşadığımı hatırlamıyorum. Ben babaannemle birlikte, diğer taraftaki küçük evde yaşardım.
Bu küçük ev iki odadan ve içinde ocak bulunan bir holden oluşuyordu. Odaların kapıları hole açılırdı. Gün içinde küçük bir mutfağı da olan odada otururduk. Diğer odada yataklar ve döşekler vardı; geceleri orada uyurduk.
Günlük yaşamın geçtiği odada biri sokağa, diğeri avluya bakan iki pencere bulunurdu. Bir divan ve babaannemin kendi elleriyle diktiği kılıflarla kaplı minderler etrafa serilmişti. Kuzine soba bu odadaydı; bir köşede ise yıllara meydan okuyan Arçelik marka buzdolabı dururdu.
Uyuduğumuz oda ise sandıkların üzerine yerleştirilmiş yatak ve döşekler dışında neredeyse boştu. Bu odanın da avluya bakan iki penceresi vardı.
Avludan geçerek girilen geniş bir arazimiz bulunurdu. Evin hem yanına hem de arkasına doğru uzanan bu arazide üç dam vardı: biri hayvanlar için, biri eski eşyalar için, diğeri ise at için kullanılırdı. Arazinin içinde bir saya daha yer alırdı; bazen yemekler burada pişer, bazen de sabun yapılırdı. Aynı alanda bir tuvalet ve banyo da bulunuyordu.
Kullanmadığımız evin alt kısmında ise zeytinyağlarını depoladığımız bir bölüm vardı. Kapısı doğrudan araziye açılırdı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o evin sadece bir mekân değil, bir yaşam biçimi olduğunu görüyorum. Kerpiç duvarların, odun ateşinin, avludaki çeşmenin ve babaannemin emeğinin iç içe geçtiği bir hayat… Hayatımın en saf, en sessiz ve en derin izlerini bırakan yılları, işte o evde yaşadım.
