ZEYTİN TARLASI

sabah ezanının ince sesi köyün üzerine yayılır yayılmaz uyanır, bir yandan gözlerimizi ovuşturup bir yandan da kahvaltımızı ederdik. ardından telaşlı bir hazırlığın içine dalardık. kargıdan örülmüş sepetler, sırıklar, çuvallar, çullar… hepsini birer birer traktörün römorkuna yükler; daha gün ağarmadan yola koyulurduk.

eskimiş, yamalı kıyafetlerimizi ve çamurla lekelenmiş ayakkabılarımızı giyip dışarı çıktığımızda köy çoktan ayağa kalkmış olurdu. sabahın o serin, toprak kokan saatlerinde herkes tarlasına doğru yollara dökülür; kimi soğuktan kıyafetlerine sıkı sıkı sarılır, kimi ise soğuğu hiç umursamazdı.

zeytincilik o gün de zordu, bugün de zor. köylünün sabrı ve toprağına olan bağlılığı her zorluğun önüne geçerdi. yerde tek bir zeytin bile bırakmamak için eğilir, doğrulur; elleri üşür, yüzü kızarır ama gık demeden işine devam ederdi.

küçük bir köy sabahının bu telaşı, aslında büyük bir emek hikayesinin sadece başlangıcıydı.